AYRAÇEDEBİYATEDEBİYAT İNCELEME

BEDENİ ÜÇ ÜLKEDE TOPRAĞA KARIŞAN ŞAİR

Bizim için Mehmet Akif Ersoy ne kadar önemliyse Polonyalılar için o derece önemli Adam Mickiewicz. Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etmiş, yıllarını sürgünde geçirmiş, vatanını dünya gözüyle bir kez daha göremeden göçüp gitmiş milli şair. Üstelik son nefesini, İstanbul’da vermiş.

Polonya, 1795’de, dönemin güçlü devletleri Avusturya, Rusya, Prusya tarafından işgal edilir ve Polonya’yı Avrupa haritasından silen bu işgal yıllarca sürer. 1798’de işgal altındaki Polonya topraklarında doğan Mickiewicz, ‘özgür Polonya’ düşüyle yaşar ve ömrünü özgürlüğü elinden alınmış halkına adar. Hareketli siyasi yaşantısından dolayı hapislere düşer, sürgünden sürgüne gönderilir.

Vatanından uzakta ama kalbi her an vatanı için çarpan şair, halkına ruh veren nice şiir kaleme alır: “Doğmuşum kölelik içinde / Zincire vurulmuşum daha beşikte / Selam sana istikbalin fecri /Ardından doğacaktır Hürriyet Güneşi”

MİCKİEWİCZ İSTANBUL’DA

Yıl 1855. Polonya’nın işgali üzerinden 60 yıl geçmiş ve ülke hala işgal altında. “Ben kendimi milyon sayarım. Çünkü milyonlarca ezilmiş insanın ıstırabını çekiyorum.” diyen Mickiewicz, tam bir adanmışlıkla halkına hizmet eder. İtalya, Almanya, Macaristan ve Romanya’daki Polonyalı göçmen toplantılarına katılan şair, dünyanın dört tarafına dağılmış Polonyalı göçmenlerle irtibata geçerek dağınık güçleri birleştirici ilişkiler kurmaya çalışır.

Son olarak Fransa Eğitim Bakanlığı’nın bilimsel görevlendirmesiyle İstanbul’a gelir. Bu, sözde görevlendirmenin amacı başkadır. Mickiewicz, Osmanlı Devleti’nin yönetiminde bulunan Polonya birliği ile görüşecek, birliğin Türk topraklarındaki konumunu güçlendirecektir. Zira göçmen Polonyalılar, Kırım Savaşı’nda Osmanlı saflarında savaşacaktır.

Osmanlı komutasındaki Dobruca alayını ziyaret eden şair, izlenimlerini şöyle aktarır: “Sadık’ın kampında her şey yolunda, kampa bir istek ve neşe hakim. Askerler komutanlarına çok bağlılar, subaylar ise ender insanlar arasından seçilmişler. (…) Her şey uyumlu ve kardeşçe. Kendimi yurdumun bağrında hissettim ve kendimde ani bir halsizlik hissetmeseydim, bu kamptan kopmam zor olurdu.”

KENDİNİ YURDUNDA HİSSETTİ

Mickiewicz arkadaşlarıyla beraber ucuza bir daire kiralar, kıt kanaat geçinip giderler. Arkadaşı Henryk Sluzalski, ”İki gündür Türk usülü yaşıyoruz. Burada ucuz olan tavuklu pilavı kendimiz pişirip yiyoruz. Herkes bize tuhaf tuhaf bakıyor.” yazar notlarına. Ludwika Sniadecka da şairin İstanbul yaşantısıyla ilgili, “Hiç bir zaman hiçbir şeyden şikâyetçi değil. Ama yoksulluğu göze çarpıyor.” der.

Tüm şartlara rağmen Mickiewicz İstanbul’da olmaktan mutludur. Burayı gelenek görenek açısından kendi yurduna daha yakın bulduğunu, Fransa’ya nazaran daha özgür hissettiğini söyler.

“İSTANBUL’DA KOLERADAN ÖLECEĞİMİ ÖNCEDEN BİLSEYDİM YİNE DE BURAYA GELİRDİM”

O yıllarda kolera salgını şehri kırıp geçirir. Hasta ziyaretleri esnasında kolera mikrobu kapan Mickiewicz de bundan kurtuluşu olmayacağını hisseder. On gün sonra, 26 Kasım 1855’te vefat eder. Başında bekleyen dostlarına ve Türk ordusuna hizmet eden Polonyalı İskender Paşa’ya ”İstanbul’da, koleradan öleceğimi önceden bilseydim, yine de buraya gelirdim. Çünkü bu benim görevimdi. Ben, Fransa’da bir ilim akademisinin umumi kâtibi olmaktansa, bir Türk taburunun kâtibi olmayı tercih ederim.” sözlerini sarf eder.

Şairin bu düşüncesinde Osmanlı Devleti’nin Polonya halkına kucak açması etkilidir. Buraya sığınanlar Polonezköy’ü kurar, bazıları Müslüman olur, devlet dairesinde görev alır, paşalık makamına bile yükselirler.

Üstelik Polonya’nın Avrupa haritasından silindiği yıllarda bu işgale itiraz eden yalnızca Türklerdir. Mickiewicz de ölene kadar Türk ulusunun mazlumların yanında yer alma cesaretini daima takdir eder ve şu fikrini sıkça tekrarlar:

“Polonya’nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir millet olarak severiz.”

ÜÇ ÜLKEDE MEZARI BULUNAN MİLLİ ŞAİR

Şairin tarih yazarı arkadaşı T.T Jezz’in ifadelerine göre, Beyoğlu’nun çamurlu yolları arasında, bir çift öküzün çektiği, sade bir tabut vardı. Jezz, Polonyalılar’dan başka kimse yok sanıyordu ancak yanılmıştı. Az sonra sokağı kaplayan, başlarına siyahlar sarmış, sel gibi bir kalabalık akacaktı.

Mickiewicz’in iç organları, tahnit edilerek buradaki evinin bodrumuna gömüldü. Naaşı Paris’e gönderildi, Madlen Kilisesi’nde yapılan törenin ardından orada toprağa verildi. 1890 yılında ise Paris’teki mezarı da açıldı, kemikleri Polonya’ya gönderildi. Krakow’da bulunan Wawel Kraliyet Şatosu Kilisesi mezarlığına gömüldü. Bedeni İstanbul, Paris ve Polonya’da toprağa karıştı.

BEYOĞLU’NDA MÜZESİ VAR

Beyoğlu Tatlı Badem Sokağı’nda bulunan evi, Mickiewicz’in güçlüklerle dolu hayatını simgeliyor. Müzede şairin hayatıyla ilgili bilgilerin yanı sıra İstanbul’da geçirdiği yıllara ait fotoğraflar, Polonya özgürlük mücadelesine ait belgeler yer alıyor. Binanın bodrum katında ise sembolik bir mezarı mevcut. Müzeye giriş ise ücretsiz.

 

Önceki Sayfa

MUSTAFA ÖZKE'NİN KALEMİNDEN (1)

Sonraki Sayfa

İLKER GÜMÜŞOLUK: ATERİ SALONLARINDAN KULAĞIM ÇEKİLEREK ÇIKARILIRDIM

Hemra Köse

Hemra Köse