EDEBİYATMANŞETRÖPORTAJ

Sevimay: “Mekanı ve Toplum Olma Fikrini Iskalıyoruz”

Fuat Sevimay, çok yönlü velut bir yazar ve çevirmen. En son James Joyce’un Finnegan Uyanması’nı çevirerek edebiyat kamuoyunun gündemine girdi. Bugün insanımızın çokluğunun ‘ya biliyorum ama konuşamıyorum’ dediği bir dilin en zor metinlerinden birini Türkçe’ye kazandırdı. Bu da dilimizi eserin çevrilebildiği 7. dünya dili yaptı. Ayrıca İtayanca’dan da çeviri yapıyor. Peki bunlarla kalıyor mu? Hayır. Öykü, roman, tiyatro, deneme gibi nitelikli eser verebileceği her türde at koşturmayı seviyor, kendi deyimiyle. Tüm bunları ve daha fazlasını konuştuğumuz röportajımıza buyrun:

-“James Joyce çevirmek…” bu ifade bana ürkütücü geliyor, ama siz hem çevirdiniz hem de Finnegan Uyanması ile hem İKSV Talat Sait Halman çeviri ödülünü aldınız. Dünya Gazetesi çeviri ödülünü de unutmayalım. Bunun keyfini günlük ne sıklıkta hissediyorsunuz? (Ben olsam her aynaya baktığımda kendi kendimi tebrik ederdim gibi geliyor da )

Yok, valla. Aynaya bakınca tebrik edilecek bir yüzden ziyade yazmaktan veya çeviri yapmaktan dolayı kaşı gözü kaymış, tipsiz bir adam görüyorum. İşin şakası bir yana, Finnegan Uyanması’nı çevirmiş olmak, ardından ödüller ve sair elbette tatlı duygular bırakıyor insanın zihninde…  Ama asıl güzel olan iki şey vardı/var; birincisi tüm o çeviri süreci ve müthiş bir beynin kıvrımlarında dolanmak, sıradışı çözümler üretmek, Türkçenin sınırlarını zorlamak falan. İkincisi de halihazırda birilerinin Finnegan’ı hakkıyla okuyup zaman zaman bana geri bildirimde bulunması. Ki bu, metnin zorluğu gereği ve doğal olarak henüz seyrek gerçekleşen bir durum. Yine de Finnegan’ın okunması ve geri dönüşler,  müthiş bir keyfin içten içe yayılması hissini yaşatıyor. Ve bundan dolayı, özellikle Türkçe adına çok mutluyum.

-Finnegans Wake’in dünyadaki serüveni nasıl?

Bildiğimiz edebiyatın çok dışında ve üstünde olan bu roman 1922-1939 arası tefrika olarak yayınlanıyor. 1939’da tam metin halinde yayınlanmasından sonra da farklı görüşler alıyor. Kimileri (azınlık) metni takdirle karşılarken birçok kişi de bu işi deli saçması olarak görüyor. Joyce’un 1941’de vefat etmesinin ardından da, savaş yıllarının da etkisiyle büsbütün unutuluyor. Ta ki 1950 sonrası akademik çevrelerde ele alınıp, farklı disiplinler açısından didik didik edilmesi sonucu muazzam bir eser olduğu anlaşılıncaya kadar. Yine de o günden bu yana, çok katmanlı dili nedeniyle ancak 6 dile çevrilebiliyor ve Türkçe’de bu diller arasında 7. Sırayı aldı. Bizde de öncelikle üniversitelerin çeviribilim ve edebiyat fakültelerinde konuşulup tartışılmaya başlandı ve yavaş yavaş meraklı okura da sirayet ediyor.

-Bende “türler arasında gezinmekten yüksek bir haz alan velut bir yazar” izlenimi uyandırıyorsunuz. Çeviri, öykü, roman, tiyatro… geçişler nasıl oluyor?

Tam da böyle. Andığınız türlere çocuk edebiyatını ve denemeleri de eklemek gerekir belki. İlerde gezi edebiyatına dair bir şeyler yapmak niyetim de var. Çünkü iyi yapabildiğim, nitelikli eser çıkarabileceğimi düşündüğüm her türde at koşturmayı seviyorum. Hatta tek bir tür içinde de farklı üslup arayışlarım vardır hep. Birçok yazar için bunun tersi geçerlidir. Bir tür ve o tür dahilinde belli bir üslup seçilir genellikle. Ben de ters işliyor durum ve kendi adıma bu geçişlerin besleyici olduğunu düşünüyorum ve memnunum. Geçişlerin nasıl gerçekleştiğine gelince, bir metin bittiğinde kafanızda tamamen vedalaşırsanız, bir başka metnin türüne kolayca odaklanabiliyorsunuz. Yaptığınız işi de severek yapıyorsanız, gerisi geliyor.

Yoğun Şekilde Vasatın Pompalanması ile Karşı Karşıyayız

 -İki farklı dili (İngilizce ve İtalyanca) onun en zor metinlerini ortaya koyan yazarlarından çeviri yapabilecek kadar bilmek, harika olmalı. Şüphesiz kendi kumaşınıza uygun yazarlar seçiyorsunuz. Çünkü sizin metinleriniz de –mesela Kapalıçarşı romanınız- üslup açısından okuru bir hayli zorluyor. Doğrudan nitelikli okura seslendiğinizi söyleyebilir miyiz?

Modernist bakış açısındaki kısıtlayıcı, okur seçen yaklaşımı pek tutmam açıkçası. Metin pekâlâ popüler kültürle de harmanlanabilir, kendi içinde çok farklı katmanlar da barındırabilir. Ama söylediğinize bir yönüyle yüzde yüz katılırım; günümüzde her alanda yoğun şekilde vasatın pompalanmasıyla karşı karşıyayız. Edebiyattan beslenen okur ya da yazarın bunun karşısında durması ve sınırları biraz zorluyor olması gerekir. Bu nedenle de ben, hem yazdıklarımda hem de çevirilerimde biraz seçici davranıyorum sanırım. Dünyaları kazanacağımı bilsem de ömür boyu çoksatar çevirmeyeceğim mesela. Çünkü “Uzun satar” çoksatara kıyasla bana çok çok daha sempatik geliyor.

-Ana kahramanı kadim çarşı olan bir roman yazmak, alışılageldik insan, hayvan ya da bilindik mitolojik karakterler ele almaya göre ne gibi farklar içeriyor?

Kapalıçarşı’yı yazarken ana derdim mekan meselesini elimden geldiğince hatırlamak ve hatırlatmaktı. Çünkü bizi bir araya getiren kadim mekanlardan ve dahası, bir arada olma fikrinden çok uzaklaşır olduk. Mekanı ve toplum olma fikrini ıskalıyoruz. Oysa farklılıklarımızla birlikte, tüm renkleri sırtlanarak, aynı mekanları ruhumuzda hissediyor olmamız gerekir. Bu nedenle romanda, gerçek hayatta olduğu gibi, dünyanın dört bir yanından kopup gelen insanlar çarşıda buluşuyor. Yeri geliyor gülüşüyor, bazen tepişiyor ama mutlaka bir arada kalıyorlar. Aynı zamanda edebiyatımızda mekan olgusunu merkeze taşıyan çok az roman var. Bunun, mekanı dile getirmek gibi zorluklarıyla birlikte, olağanüstü ufuk açıcı bir yönü de var. Bilindik diyalogların, alışıldık kurgunun tamamen dışına çıkarak kendi Kapalıçarşı’nızı, kendi masalınızı yaratabiliyorsunuz. Yazarken en çok keyif aldığım yönü buydu.

-Fuat Sevimay, yazmadığı/okumadığı/çevirmediği zamanlar neler yapar?

Uyur, çocuklarına kahvaltı hazırlayıp okula götürür, voleybol maçı seyreder, dostlarıyla geyik yapar, güzel yemek yapar, çiçeklerle ilgilenir sonra tekrar uyur. Çünkü çeviri insanı çok yoruyor 🙂

Önceki Sayfa

“Petersburg’da Oldukça Tuhaf Köşeler Vardır…”

Sonraki Sayfa

Bahçesaray Çeşmesi'nin Öyküsü: Sürgünden Baleye

Ahmet Balcı

Ahmet Balcı