AYRAÇEDEBİYATEDEBİYAT DOSYAMANŞET

ÜNLÜ EDEBİYATÇILARI, BİR DE EŞLERİNDEN DİNLEYİN

Bir mısra yüzyıllar öncesine savurur ruhumuzu. Kaleme akan ilham şuleleri sayesinde Fuzuli’nin ‘Kerbelası’nda, Muhibbi’nin (Kanuni) sarayında ya da Nedim’in ‘Lale Devri’nde alırız soluğu. Mehmet Rauf’un ‘Eylül’ünü yaşarız bir yaz gününde, Refik Halid Karay’ın ‘Sürgün’ünde gurbet acısını hisseder, Faruk Nafiz’in ‘Çoban Çeşmesi’nde suya kanar, Peyami Safa’nın ‘9. Hariciye Koğuşu’nda bir gençle dertleşiriz. Bize bambaşka dünyaların kapısını aralayan nice şairin/yazarın gözünden seyrederiz hayatı. Peki, bu eserlerin hangi şartlarda, nasıl bir ortamda yazıldığını hayal ettiniz mi? Ya da “Eşlerinin gözünden edebiyatçılarımız nasıl biriydi?” sorusu aklınıza geldi mi? Elli yıl önce yazar ve şairlerin eşleriyle yaptığı röportajları ‘Eşlerine Göre Ediplerimiz’ kitabında anlatan Servet Sami Uysal, edebî şahsiyetlerin hiç bilinmeyen yönlerini nazara veriyor.

Peyami Safa (1899–1961)

Roman Yazarken Defterin En İyisini Seçer
Nebahat Peyami Safa, Peyami Bey’in ev işlerinde kendisine yardım etmediğinden yakınır. Onun bir çivi bile çakamadığından dem vurur. Fakat eşinin yazılarına hayran olduğunu söylemeden edemez. Nebahat Hanım eşini, “Yazı yazarken gürültüden pek hoşlanmaz, yalnızlık ister, bilhassa gece yazmayı sever. Düşünürken veya yazı yazarken kendisine bir şey sorulursa müthiş canı sıkılır. Rastgele kâğıtlara yazmaz. Kâğıt muntazam ve temiz olmalı. Bilhassa roman yazarken defterin en iyisini seçer. Eserlerini evvela zihninde hazırlar. Uzun uzun düşünür. Ama müsveddeler bile temiz çıkar. Fakat bu onu tatmin etmez. Bir pasajı 40 defa okuduğu olmuştur. Çok kitap okur. Bilhassa felsefî eserleri. Hatta sıhhatini bozacak kadar kitap okumasına kızarım. En fazla da Proust’u sever ve okur.” şeklinde ifade eder.

Nebahat Peyami Safa, Peyami Bey'in ev işlerinde kendisine yardım etmediğinden yakınır.

Nebahat Peyami Safa, Peyami Bey’in ev işlerinde kendisine yardım etmediğinden yakınır.

Behçet Necatigil (1916–1979)
Yazmaktan Yaşamaya Vakit Bulamadı
Huriye Hanım, Necatigil’in daima şiir içinde yaşadığını, dış dünyayla ilişkisinin az olduğunu, şiir düşündüğünde konuşmadığını ve odasına kapanıp yazdığını anlatır. Eşinin kendisine ve çocuklarına “Hepiniz şiirden sonra gelirsiniz, bunu bilin ve yerinizi kabul edin.” dediğini aktarırken, hiçbir zaman neşeli bir evleri olmadığını dile getirir. Ancak buna rağmen Huriye Hanım’a göre eşinin renkli bir kişiliği vardır. Öyle ki insan onun bir saatlik konuşmasını dinlemek için 12 saatlik çalışmasına razı olur. Huriye Hanım’ın ifadesiyle 63 yıllık yaşamında aşağı yukarı elli kitap bırakan Behçet Necatigil, çalışmaktan yaşamaya hiç vakit bulamamıştır.

Huriye Hanım, Necatigil'in daima şiir içinde yaşadığını, dış dünyayla ilişkisinin az olduğunu, şiir düşündüğünde konuşmadığını ve odasına kapanıp yazdığını anlatır.

Huriye Hanım, Necatigil’in daima şiir içinde yaşadığını, dış dünyayla ilişkisinin az olduğunu, şiir düşündüğünde konuşmadığını ve odasına kapanıp yazdığını anlatır.

Rıfat Ilgaz (1911–1993)

Bulaşık Yıkamayı Çok Severdi
Afet Ilgaz, eşi Rıfat Bey’in eski yazıyla yazdığını, kendisinin bunları daktiloyla tape ettiğini anlatır. Onun esprili ve kültürlü olması dolayısıyla bulunduğu yerde cazibe merkezi olduğunu belirtir. Eşini şöyle tarif eder: “Kapıdan eve ne kadar yorgun olursa olsun gülümseyerek ve eve dönüşünün verdiği memnuniyeti belli ederek girerdi. Evi çok severdi ve gerekmezse haftalarca çıkmazdı evden. Akşam soframızı beraber hazırlardık ve uzun uzun konuşurduk. Bir baba olarak azıcık sert ve disiplinliydi. Ama düşünceliydi de. Çocukların maddî ihtiyaçları temini konusunda çok hassastı. Unutmadan Rıfat Bey bulaşık yıkamayı çok severdi.”

 

Afet Ilgaz, eşi Rıfat Bey'in eski yazıyla yazdığını, kendisinin bunları daktiloyla tape ettiğini anlatır.

Afet Ilgaz, eşi Rıfat Bey’in eski yazıyla yazdığını, kendisinin bunları daktiloyla tape ettiğini anlatır. (Fotoğraf 1939 yılında, Ilgaz çiftinin nişan gününde çekilmiştir)

Mehmet Rauf (1874–1932)

Evliliğimizin 13. Gününde Felç Geçirdi
Mehmet Rauf, Muazzez Hanım’la evlendikten on üç gün sonra felç geçirir. Eşi bu hastalık sürecinde Rauf’a her anlamda destek olur. Felçten dolayı sağ tarafını kullanamayan yazar, yazmaktan vazgeçmez. “Son Yıldız, Harabeler, Halâs, Kâbus” yazılarını Rauf söyler, Muazzez Hanım kaleme alır. Ancak iki yıl sonra Rauf, dimağını da kaybeder. Son zamanlarında kriz geçirir, saçını başını yolar. Muazzez Hanım eşi son nefesini verene kadar yanı başında durur.

 

Mehmet Rauf, Muazzez Hanım'la evlendikten on üç gün sonra felç geçirir. Eşi bu hastalık sürecinde Rauf'a her anlamda destek olur.

Mehmet Rauf, Muazzez Hanım’la evlendikten on üç gün sonra felç geçirir. Eşi bu hastalık sürecinde Rauf’a her anlamda destek olur.

Refik Halit Karay (1888–1965)

Mükemmel Yemek Yapar
Nihal Karay, “Eşim yazı yazarken gayet rahatlıkla çalışır. Gürültüye filan aldırmaz. Ara sıra kalkıp dolaşır. Sabahın erken vaktinde yazmaya başlar. 11-12’ye kadar çalışır. Birçok hususta fikrimi alır. Bilhassa bazı kadın tabirlerini sorar. Yazdıklarını benden başka kimseye okumaz. Sabahları erken kalkıp kahvesini hazırlar. Benim sokağa çıkmam icap edince mükemmel yemek yapar. Midesine düşkün olduğundan güzel yemeklerden zevk alır.” der ve eşinin en beğendiği romanın ‘Sürgün’ olduğunu söyler.

Nihal Karay, ailesi vermediği eşine 15 yaşında kaçmış.

Nihal Karay, ailesi vermediği eşine 15 yaşında kaçmış.

Faruk Nafiz Çamlıbel (1898–1973)

Babalar Yarışa Çıksa Faruk Birinci Gelir
Azize Çamlıbel, eşinin yuvasına bağlılığına hayrandır. Ona göre yuvasına bağlılıkta babalar yarışa çıksa Faruk birinci gelir. Nitekim şairimiz akşam en geç dokuzda muhakkak evdedir. Ancak hanımı, onun ev işlerinden anlamadığından bahseder. Bu durumu “Yemek geç kalınca şöyle mutfağa kadar gelip görünür. O kadar. Daha şu gaz sobasını yakmayı bilmez.” şeklinde özetler. Çalışma tarzına dair ise “Faruk kahvaltı etmeden sabahtan öğleye kadar çalışır. Çalışırken konuşmak istemez, bir şey sorulunca kızar. Gezmeyi, bilhassa vapur seyahatini çok sever. Kır kahvelerinden de hoşlanır. Ve bir de iyi yapılmış yemeyi sever.” der.

Azize Çamlıbel, eşinin yuvasına bağlılığına hayrandır. Ona göre yuvasına bağlılıkta babalar yarışa çıksa Faruk birinci gelir. Nitekim şairimiz akşam en geç dokuzda muhakkak evdedir. Ancak hanımı, onun ev işlerinden anlamadığından bahseder.

Azize Çamlıbel, eşinin yuvasına bağlılığına hayrandır. 

Ahmet Kutsi Tecer (1901–1967)

Sofraya Bile Elinde Kitapla Gelir
Meliha Tecer eşinin en büyük huyunu değiştirdiğini söyler. Zira Ahmet Kutsi Tecer ailesinin ısrarlarına rağmen evlenmek istemez. Ancak Meliha Hanım’ı görünce fikrini değiştirir ve evlenirler. Eşi, Tecer’in yazı yazarken sükun istediğini, çalışırken çay, kahve içtiğini, bazen kolayca yazdığını bazen de bir şiirin üzerinde senelerce durduğunu anlatır. Onun çok kitap okuduğunu, sofraya bile elinde kitapla geldiğini anlatır: “Ekseriya gece yazar. Kalemlerini bize yontturur. Bloknotlara yahut parça kâğıtlara yazar. Çok zaman ilk yazdığını tamamıyla değiştirdiği olur. Eserlerini çok tashih eder. Mecbur kalınca ev işlerine yardım eder.”

Eşi, Tecer'in yazı yazarken sükun istediğini, çalışırken çay, kahve içtiğini, bazen kolayca yazdığını bazen de bir şiirin üzerinde senelerce durduğunu anlatır.

Eşi, Tecer’in yazı yazarken sükun istediğini, çalışırken çay, kahve içtiğini, bazen kolayca yazdığını bazen de bir şiirin üzerinde senelerce durduğunu anlatır.

Ahmet Muhip Dıranas (1908–1980)

Çocuğumuz Olmadığı İçin Üzülmemi İstememiştir
Münire Dıranas, eşinin bir duygu adamı olduğunu, hatta onun duygusallığından yorulduğunu ifade eder. Çocukları olmadığı için Ahmet Muhip’in kendisini teselli ettiğini aktarırken bir anısını paylaşır: “Ağrı şiirini Doğu Beyazıt’ın Sürbehan köyünde toprak damlı küçük bir odada yazdı. Şiir yazarken gece uykusunu kaybederdi. Kör lamba ışığında sabahlara kadar şiirinin örgüsünü ve sözcükleri bir kuyumcu titizliğiyle işlerdi. Bir gün yine kendimden geçmiş uyumuş kalmıştım. Bir anda ‘Münire kalk kalk! Bak dinle.’  diyordu. Ağrı şiirinden pasajlar okuyordu, dinliyordum. ‘Şuraya bir sözcük bul.’ diyordu. Ben de çocuk aklımla sözcük bulurdum. ‘Harika harika!’ derdi. Çocukluğum Anadolu kentlerinde geçtiğinden Anadolu içinden seçtiğim sözcükleri beğenirdi. Aslında kendisi Türk diline son derece hâkim ve başarılı bir sanatçıdır.”

Münire Dıranas, eşinin bir duygu adamı olduğunu, hatta onun duygusallığından yorulduğunu ifade eder.

Münire Dıranas, eşinin bir duygu adamı olduğunu, hatta onun duygusallığından yorulduğunu ifade eder.

Şinasi (1826–1871)

Gece Yazı Yazdığı Hiç Görülmemiştir
Navikter Hanım eşi Şinasi Bey’in daima sükûnet arzuladığını, şamatayı hiç sevmediğini ifade eder. Ona göre eşinin zihni sürekli yazılarla meşguldü, yazacağı zaman minderin köşesine çekilir, bağdaş kurardı. Yazacağı şey üzerine evvelce saatlerce düşünür, odanın içinde gezinir ve sigara içerdi. Kâğıda, kaleme, mürekkebe hiç dikkat etmezdi. Navikter Hanım eşinin çalışma stilini şöyle anlatır: “Şu gördüğünüz yeşil hokkayı Paris’te tahsili bitirip de döndüğü sırada Firüz Ağa attarından almış. Ben kendisiyle evlenip bu eve geldiğimden beri bu hokkayı tanırım. Kalemini elde tutulmayacak kadar küçülmedikçe yenilemezdi. Yazısı güzel değildi, kırık döküktü. Fakat her kelimenin her harfin hakkını verdiğinden mürettipler okumakta zahmet çekmezlerdi. Gece yazdığı hiç görülmemiştir. Hatta ertesi günü yazacağı şey için başvurmaya mecbur olmadıkça eline kitap bile almazdı. Akşam yemeğinden sonra yarım saat armonisi ile vakit geçirmek âdeti idi. Sabahları yazısını yazar ve okumasını öğle yemeğinden sonra yapardı.”

Navikter Hanım eşi Şinasi Bey'in daima sükûnet arzuladığını, şamatayı hiç sevmediğini ifade eder.

Navikter Hanım eşi Şinasi Bey’in daima sükûnet arzuladığını, şamatayı hiç sevmediğini ifade eder.